TÜM KONULAR

ÖYKÜ-HİKAYE-ANI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖYKÜ-HİKAYE-ANI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2011 Pazar

DÜŞ ve GERÇEK 4

                                                     Belek'ten İzmir'e

           Bütün gecenin yorgunluğu ve 1 saatlik uykunun ardından yola çıkmak iyice bitkin düşürmüştü Kemali. Koltuğa oturmasıyla uykunun ağırlığını göz kapaklarında hissetmeye başlamıştı. Ne kadar zaman geçtiğinin farkında değildi birisinin kendisine seslendiğini hayal meyal duyar gibiydi gözlerini açtı; Kapıda ki Dernek yöneticisi; ''Kemal sana mektup var' diye seslendi. ''uyan artık'' ve elindeki zarfı uzatarak dışarı çıktı.
            Türkiyeden gönderildiği zarfın üzerindeki pul ve damgadan anlaşılan mektubun üzerinde ''Sn Kemal Y.Ateş  Turque équipe de danse folklorique     Dijon-France'' Yazısından başka birşey görünmüyordu. Hemen kalkıp elini yüzünü yıkadı ve telaşla zarfı açmaya çalıştı. Gördüğü karşısında gözyaşlarını tutamamıştı. 
(Sene 1976, Ağustos ayının son günlerine doğru İzmir'den Fransa'ya Dijon'a Uluslararası halk oyunları yarışması için yola çıkmışlardı. O günün şartlarında mektuplar Türkiye içinde bile 15 günden önce yerine ulaşmazken; nasıl olmuştu da tam Eylülün 8 inde, yani doğum gününde bu posta eline geçmişti. Nasıl bir hesap yapmıştı acaba. Onlar izmirden yola çıkmadan önce postaya verilmiş olmasından başka bir ihtimal gözükmüyordu.) Elide tuttuğu kartın üzerinde ''Doğum günün kutlu olsun evladım, Nice mutlu yıllara... Baban ve Annen '' yazılıydı. Sevgisini çocuklarının yüzüne karşı direk olarak göstermeyen, ancak onlarla ilgili en küçük bir detayı dahi atlamayan bir insandı babası. Hayatı boyunca unutmayacağı bir anı yollamıştı ona. ''Tek bir an bile bir ömre bedel ''diye düşündü. Muavinin; ''Abi uyan İzmir'e gelmek üzereyiz'' diye seslenmesiyle kendine geldi. 'İnşaallah geç kalmamışımdır'' diye dua ediyordu sessizce.


        Servise binip Karşıyaka'ya geldiğinde saat neredeyse 21.00 i bulmuştu. Sanki her adımda: haftanın iki gecesi içilen bir duble rakısı; anlattığı bektaşi fıkraları; sokaktaki sümüklü çocuklara gösterdiği sevgi; mahalledeki bütün çocukların onu dede diye çağırmaları bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmeye başlamıştı.

10 Temmuz 2011 Pazar

DÜŞ ve GERÇEK 1

      Birden fırladım yattığım yerden. Çevreme bakındım. Bir türlü aklımı toparlayamıyordum. ''Burası neresi acaba'' diye sordum kendi kendime. Dün gece biricik eşimle balkonda oturmuş; kendi ellerimle hazırladığım balık ve salatayı rakı eşliğinde keyifle yemiştik. Yoksa fazlamı kaçırdık ta şişede durduğu gibi durmayıp; birbirimiz ile didişmeye mi başladık? Hiçbir şey hatırlamıyordum. ''Buraya nasıl geldim ki'' diye geçirdim aklımdan. ''Yine kavga etmemek için apar topar evden çıkıp buralara yürüdüm herhalde'' diye düşünürken etrafıma bakındım daha önce böyle bir yeri gördüğümü hiç hatırlamıyordum. Gecenin ikisinden sonra arabasız, herhangi bir araç olmadan bu kadar uzak bir yere gelmem mümkün değildi. Üstelik yaşadığım şehrin  yakınlarında da böyle bir yer olduğunu hiç duymamıştım. Az ileride gürül gürül akan bir şelale; yemyeşil çayırlarla kaplı bir arazi; arazinin bittiği yerde hiç görmediğim güzellikte, yeşilin çeşitli tonları ile bezenmiş ağaçlık bir alan görünüyordu. Tüm bu güzellikleri seyrederken bir anda kendimi başka bir ortamda buldum.

      Bir sınıfta bir  öğretmen, kız ve erkek öğrencilerden oluşan 8-10 kişilik bir grup kendi aralarında tartışıyorlardı. Erkek öğrencilerden birisi sonuca itiraz ederek;''Ama hocam bu haksızlık değil mi ? Ben haksızlık olmasın diye kendime oy kullanmazken, arkadaşımız kendisi için oy kullanarak 1 oy fazlasıyla başkan seçildi''. Konuşmalardan anlaşıldığına göre farklı sınıflardan fotoğrafçılık kolu için gelen öğrenciler arasında başkanlık seçimi yapılmış ve aday olan kız öğrenci kendisi için oy kullanarak başkanlığı elde etmişti ve erkek aday bunu hazmedemiyordu.

       Sahneyi gülümseyerek seyrettim. Sanki bir ülkeyi yönetecekmiş gibi nasılda ciddiye almışız. Şimdiki aklım olsa aday bile olmazdım sanırım. Ama o dönemde uzun bir süre o kıza diş bilediğimi hatırlıyorum. Okula giderken bazen dolmuşta karşılaşırdık ve onu gördüğüm anda kafamı çevirir umursamaz davranırdım. Ertesi sene yollarımız aynı sınıfta kesiştiğinde ise her şeyi unutmuş iki can dostu olmuştuk.
                                                                                       Devam edecek inşaallah :)

DÜŞ ve GERÇEK 2

BELEK'te
         Saat sabahın 06.00 sı. Sanırım ocak ayının 2 si ya da 3 üydü. Erkenden uyandım çünkü mutfakta akşamdan kalan bulaşıklar vardı hem onları yıkayıp kaldırmam; hem de öğlen servisi için domatesleri soyup, akşam bitmiş olan soğuk mezelerin yerine yenilerini yapmam gerekiyordu. Aynı zamanda arkadaşlar uyanmadan kahvaltı için çayı demlemeli ve kahvaltılıkları hazırlamalıydım. Zorunluluk ya da benim görevim miydi? Hayır...Ancak bir sene önce müzik yaptığım bu sahil restoranına ertesi sene cebimde beş parasız gelmiş ve ''ben bulaşıkçı olarak burada çalışmak istiyorum'' dediğimde Mustafa her zamanki gülen ve sakin yüzüyle; ''Tabii Kemal ağabey   hoş geldin başımızın üstünde yerin var'' diye cevap vermişti. Yalnızca bu davranışı bile o işletmenin benim kendi mekanım olmasına yetmişti.

       Çok derin bir uykum olmasına karşın, az bir uyku ile yetinmeyi bilen birisi oldum her zaman. O sabah her şey çok güzeldi. Ocak ayının başları olmasına rağmen güneş bütün sıcaklığını iletebilmek için tüm çabasını sarf ediyor gibiydi. Üstelik rüzgar da; sanki güneşi ve ütülenmiş gibi görünen denizi ürkütmemek için başka diyarlara gitmişti. ''Babam nasıl oldu acaba'' diye düşündüm bir an. Çok seneler önce prostat kanserinden ameliyat olmuş iyileşmişti. İki gün önce ablam babamın kötü olduğunu mutlaka hemen İzmir'e gitmem gerektiğini söylemişti telefonda. Oysa bu gece Restoranda ormancıların yemeği vardı ve hem müzik yapmak hem de mutfakta yardımcı olmak zorundaydım. Yemek geç vakitlere kadar süreceği için ertesi gün ancak geceleyin yola çıkabilir; pazartesi sabahı İzmir de olabilirdim. ''kendime gelmem lazım'' diye düşündüm ve doğru odama gidip, mayomu giydim ve kafamdaki bütün düşünceleri bir kenara atıp koştura, koştura kendimi suların içine attım... Atlamamla geri çıkmam arasında sanırım birkaç saniyeden fazla zaman geçmemiştir. Sanki suyun soğukluğu iliklerime kadar işlemişti.

     O gece ormancıların yemeği saat 03.00 e kadar devam etti ama aklımda sürekli İzmir'e gidişimin planlarını yapıyordum. Odama gidip yattığımda saat neredeyse 04.00 ü bulmuştu. Bir anda babamın sesi kulaklarımda çınlamaya başladı. uyudum mu uyanık mıydım tam hatırlamıyorum ama; kulaklarımdaki ses sürekli ''hadi evladım daha fazla bekleyemeyeceğim'' diyordu. Bir anda, fırladım yattığım yerden saate baktım 05.30 olmuştu Belek'ten Serik'e giden ilk minibüsün gelmesine yarım saat vardı. Hemen giyinip Mustafa'ya bir not yazarak minibüse yetişebilmek için koşturmaya başladım. Tam zamanında yetişmiştim. Serik'e ulaştığımızda yol üzerindeki bir otobüs firmasının önünde duran bir otobüs görüp hemen minibüsten indim, Hızla karşıya geçtiğimde İzmir otobüsü olduğunu ve hareket etmek üzere olduğunu gördüm. Bilet alayım derken muavin ''geç ağabey otobüste keseriz biletini'' dedi. Sanki her şey planlanmış gibiydi.

DÜŞ ve GERÇEK 3

GÜLNİHAL
           
       ''Bu Kemal ne kadar duyarsız, benim ona ilgi duyduğumu bir türlü anlamak istemedi. Üstelik bir de; Serap ile aralarını yapmam için benden yardım istiyor'' diye düşündü Gülnihal. Yapacak hiç bir şey yoktu. Serap; aynı zamanda aşırı milliyetçi bir görüşe sahip olan okul müdürünün baldızı idi; sınıf arkadaşıydılar. Kemal'in teklifini Serap'a iletmiş o da;''solcu düşüncelerinden vazgeçerse ancak kabul edebilirim'' demişti. Serap'ın cevabı çok sevindirmişti Gülnihali o kadar iyi tanıyordu ki Kemali hiç bir şey için görüşlerinden vazgeçecek birisi değildi. Bir sene önceki fotoğrafçılık kolundaki sürtüşmelerinden sonra Kemal ile çok iyi arkadaş olmuşlardı. Okula birlikte gidip geliyorlar, birlikte ders çalışıyorlardı. Bu yakınlık Gülnihalin içinde bir şeylerin kıpırdanmasına sebep olmuştu; ancak Kemal ona hala sadece bir dost, hatta erkek arkadaşı gibi davranıyordu.
           
        O sene de öylece geçip gitti. Ertesi sene Lise son sınıfta ikisi de ayrı sınıflara düşmüşler ve ikisi de kendi sınıflarında başkan seçilmişlerdi. Bir yandan liseyi bitirme telaşı, bir yandan da üniversite sınavına hazırlanmaları gerekiyordu. Her ikisi de fen kolunda oldukları için ayrı sınıflarda da olsalar zaman zaman birlikte çalışıyorlardı. Gerçi Kemal hiç bir zaman not tutmadığı için sürekli Gülnihalin notlarını isteyip onlardan yararlanmayı adet haline getirmişti. Kemal şifrelerle uğraşmayı çok seviyordu. Kimi zaman kopya çekmek için; ya da yazdığı şeyleri başkaları okumasın diye onları kendince yarattığı şifrelerle yazardı. Bir gün Gülnihalin eline böyle şifreli bir not tutuşturmuştu. Notta  ''73-6-13-42     73-6-44-42-74-23-63-24-82''yazıyordu.
          Ertesi gün Gülnihal okula geldiğinde içi içine sığmıyordu. Neden se sabah Kemal onu almaya gelmemiş ve şimdi de ortalıkta görünmüyordu. Aslında bütün muzurluğuna rağmen utangaç bir çocuktu Kemal. Hatta kız arkadaşları ona utangaçlığından dolayı kendi aralarında BEKAR ismini takmışlardı. İlk teneffüs arasında yakaladı Kemali ''ciddi misin yazdığın konuda?'' diye sordu. Kemal; ''Hay Allah, çözdün mü'' derken, kulaklarına kadar kıpkırmızı olmuştu, ''Evet'' dedi Gülnihal; ''sen ciddi misin? onu söyle''




15 Nisan 2009 Çarşamba

SİVRİSİNEK SAZ


Zamanın birinde 30 öğrencisi olan bir öğretmen varmış. Öğrencilerine günler boyu yaşamı anlatmış evrenin kurallarından bahsetmiş. Sonunda bir gün yola çıkma, değişik yerleri görme, öğrendiklerini uygulama zamanı gelmiş. '' Arkadaşlar yarın yola çıkıyoruz ancak bir sorun var. Sanırım gittiğimiz yerde beni öldürmek isteyecek birileri olacak. Bunu gördüğünüzde ve ben ellerimi havaya kaldırırsam sizlerden istediğim birşey var. Orataya çıkın ve hocamı bırakın beni asın demenizi'' istiyorum. Öğrencilerden pek çoğu aldıkları bütün öğretiye rağmen hocalarını yargılamışlar ve ''kimbilir ne suç işleyeceksin ki şimdiden bunun cezasını bizim üzerimize yüklemeye çalışıyorsun'' diyerek öğretmenlerini terk edip gitmişler.
Sadece bir öğrenci onunla kalmış ve birlikte yola çıkmışlar. Epey zaman sonra bir şehre gelmişler ama ortalıkta garip bir durum varmış. Şehri eline geçiren zalim bir hükümdar önüne kim gelirse yakalatıp hapse attırıyor, bazılarını da ibret olsun, kendisine karşı çıkmaya cesaretleri kalmasın diye şehrin ortasında astırıyormuş.
Hükümdarın adamları bizim öğretmenle öğrenciyide ortalıkta avare dolaşırken alıp hükümdarın huzuruna götürmüşler . Hükümdar anında öğretmen için kararı vermiş ''asın bunu'' demiş. Tam bu sırada öğretmen ellerini havaya kaldırmış ve öğrencisi ortaya atılarak ''hocamı bırakın onun yerine beni asın ''demiş. Aynı anda öğretmen ''hayır'' demiş; ''asıl suçlu benim onu değil beni asın'' ve ellerini kaldırmış ve gene öğrenci kendisine daha önce öğretildiği gibi ortaya atılıp aynı şeyleri söylemiş. Bu olay bir kaç kez daha böyle tekrarlanırken hükümdar meraklanmaya başlamış ve vezirlerine sormuş ''bunlar neden ölmek için birbirleri ile yarışıyorlar''. Vezirler bir cevap verememişler ve padişah emir vermiş getirin onları yanıma diye ve öğretmene sormuş ''herkes ölümden kaçar oysa siz birbirinizle ölmek için yarışıyorsunuz bunun sırrı nedir'' diye.
Öğretmen herkesin duyacağı yüksek sesle anlatmaya başlamış ''bir zamanlar, bu şehirde ve şu içinde olduğumuz zamanda ilk ölecek kişinin ölümsüzlüğe kavuşacak kişi olduğuna dair bir kehanet vardı ve biz ikimiz o yüzen buralara geldik ve ikimizde ölümsüzlüğü yakalamak istediğimizden böyle davrandık'' der. hükümdar ve bütün vezirleri bunu duyar duymaz kendilerini öldürürler ve şehir zalim hükümdarın zulmünden kurtulur.
SEVGİLİ HÜSEYİN SOYKÖK'ün Öyküye yazdığı sonuç bölümünü de sizlerle paylaşmak isterim.

Öğretmen alanda ki herkesin duyabileceği yükseklikte bir ses tonu ile
- Ben yıllarımı ölüm ve yaşam bilimi üzerine çalışmakla sarf ettim, bu yanımda ki şahısta benim en başarılı öğrencim, sırdaşım ve yoldaşımdır. Araştırmalarımız neticesinde bu mekanın diriliş için çok özel bir yer olduğunu keşfettik, ve hesaplarımız göstermektedir ki şu anda şimdi burada ölecek olan ilk kişi ölümsüz olmak üzere ruhen ve bedenen tekrar dirilecektir. der..
ve gözlerini hükümdarın gözlerine diker. Yanlızca ruhların anlayacağı bir dil ile hükümdarın bilinç altıyla sessizce iletişim kurar:
"-Biliyorum ki sen açgözlülüğü hastalık derecesine varmış; hastalıklı bir ruhsun. Tüm çaban zavallılığını perdelemek için zulüm yapmak ve ölümsüzlüğünü ispat için başkalarını öldürmek yolunda. Fakat, böylesi yöntemlerin sonuç vermeyeceğini ikimizde biliyoruz. İşte sana aradığın fırsat, ÖLÜMSÜZLÜK YA ŞİMDİ YADA ASLA.!" dedikten sonra bilge yavaşça gözlerini yumdu ve başını öne eğdi.
Hükümdar ve çevresindeki ileri gelenler anlayamadıkları bir arzunun itkisi altında telaşla hareketlendiler. Birden elleri bellerinde hançerlere gitmeye başladı.Diğerlerinin hançerine davrandığını gören ötekiler kendini öldürmek ve böylece ölümsüzleşmek için öylesine inanılmaz bir hızla hareket ettiler ki göz açıp kapayana kadar bir süre içinde hükümdar ve vezirlerinin cansız bedenleri kanlar içinde yerde yatıyordu bile.
..
Bilge gözlerini tekrar açtığında bu haris ruhların kendi bedenlerinin kanında yüzer olduğunu gördü. ve öğrencisine dönerek.
Açgözlülük öyle bir hastalıktır ki bir mertebeden sonra tek tedavisi ancak ve ancak ölümdür..dedi.
Koşarak meydanı dolduran halk bilgeye ve öğrencisine kendilerini bu zorbalardan kurtardığı için minnetlerini sundular ve onlara önce yüreklerini sonra evlerini açtılar.

Teşekkürler.

6 Şubat 2009 Cuma

Bilginin Değeri


Japon çocuğun en büyük ideali, karete öğrenip olimpiyatlara katılmaktır. Ancak ailesi derslerine engel olacağı düşüncesi ile çocuğun bu aktiviteye katılmasını engellerler. Birgün okuldan dönerken geçirdiği trafik kazası sonucu sol kolunu kaybeden çocuğun bütün hayalleri yıkılmış ve bir daha asla hayallerini gerçekleştiremeyeceğini düşünmektedir. Ailesi üzüntüsüne dayanamayarak çok ünlü bir karete eğitmeni ile çocuğu eğitmek üzere anlaşırlar. Eğitmen çocuğa bir tek hareket öğretir ve bunun üzerinde çok başarılı olmadığı taktirde başka bir hareket göstermeyeceğini söyler. Çocuk, çok büyük bir istekle çalıştığı ve aradan aylar geçmesine rağmen hocası hala yeni bir hareket göstermemektedir. Bir gün çocuğa bölgesel bir turnuvaya onu kaydettirdiğini söylediğinde çocuk; ''ama değerli hocam bana sadece bir hareket gösterdiniz ben birtek hareketle nasıl başarılı olabilirim'' der. ''Bir bakalım'' der hocası;'' bu turnuvaya katıl bir görelim''. Çocuk turnuva boyunca bütün rakiplerini yenerek ülke çapındaki yarışmaya katılma hakkını kazanır ama hala şaşkındır. Nasıl olupta tek bir hareketle tüm rakiplerini yendiğine akıl erdiremez. Sıra diğer yarışmaya geldiğinde eğitmen gene başka bir hareket öğretmeden aynı hareketi biraz daha geliştireceği çalışmalar yaptırır. Çocuk çok daha güçlü rakiplerinin olacağı bu turnuvada kesinlikle başarılı olamayacağını düşünmektedir.Ancak sonuç gene bütün rakiplerini yenmesi şeklinde gelişir ve ülkesini olimpiyatlarda temsil etme hakkını kazanmıştır. Hocasının kendisine daha yeni teknikler öğreteceği umudunu da hazırlık aşamasında yitirir ve asla amacına ulaşamayacağını düşünerek hocasına kızmaya başlar oysa hocası herseferinde büyük bir sakinlikle aynı hareketi çalıştırmaya devam etmektedir. Olimpiyatlar başlar ve çocuk aynı hareketle tüm rakiplerini yenerek finale kadar yükselir ama hala şaşkınlık içerisindedir ve karşısında ki rakibi yılların tecrübesine sahip bir dünya şampiyonudur Ancak çocuk onu da öğrendiği tek hareketle ilk raundda yere serer ve şampiyonluğu kazanır. Koşturarak hocasının yanına gider ve bu işin nasıl olduğunu sorar; çünkü hala bir anlam verememektedir.
"hocam inanamıyorum, ben nasıl şampiyon oldum?" der. Hocası yine sakin ifade ile şöyle cevaplar, "Bu zaferin iki sırrı var oğlum. Birincisi karetenin en güç hareketlerinden birini çok iyi yapabilmendir. İkincisi bu harekete karşı tek bir savunma vardır.O da senin olmayan kolunu tutabilmek...
Şimdi bende düşünüyorum acaba bu gece tek kolla nasıl müzik yapabilirim diye. Çünkü uzun süreli bir işsizliğin ardından, tam işe başlıyalı bir hafta olmuşken geçen gece çalıştığım işyerinden çıktığımda bisikletimle eve dönerken bir çıkıntıya takılıp düştüm, sağ omuzum çatlamış ve 10 gün kadar sağ elimi kullanamayacağım. Bir çözüm önerisi olan varmı. :)







17 Ocak 2009 Cumartesi

ÇÖZÜM KİMDE?


Zamanın padişahlarından birisi içinden çıkamadığı bir sorununu kimin çözeceği hakkkında vezirine danışır ve onun isteği üzerine 40 alim ile 40 derviş i sarayına davet eder, ancak kimin sorunu çözebileceğine karar vermek içinde gelenleri karşılamak üzere kapıya bir adam koyarak gelenlere liderlerinin kim olduğunu sormasını ister. İlk önce alimler hep birlikte gelirler ve kapıdaki kişi her girene sorar: ''lideriniz kimdir?'' kapıdan her giren liderin kendisi olduğunu söyler. Bir müddet sonra dervişlerde gelirler ve kapıdaki aynı soruyu onlara da yöneltir ''liderinizi kimdir?'' ilk sıradaki nin ve son sıradakine kadar tüm dervişlerin cevabı ''arkamdan gelendir '' olur. En arkadan gelen öndekileri takip etmekte zorlanan topal derviş e aynı soru sorulduğunda onun cevabı ise '' en önden giden di '' olur. Padişah konuşmadan önce gelenleri izlemek istemektedir ve onlar için ufak bir handikap hazırlamıştır. İki ayrı odada 40 ar kişilik iki ayrı sofra hazırlanmıştır. Birisi alimler için diğeri dervişler için ancak bir odadaki sofrada 39 kaşık ve diğer odada sadece 1 kaşık konmuştur. İlk gelenler alimler olduğundan ilk odaya onlar alınır ve çorba servisi yapılır ancak aradan 1 dk geçmeden içeride bir kıyamettir kopar. Herkes yanındakinin kaşığını almaya çalışır ve 1 eksik kaşık için ortalık kavga yerine döner. Aynı anda diğer odada dervişlere de çorba servisi yapılmıştır ve kaşık yanında olan ilk derviş çorbasından bir kaşık alarak kaşığı yanındaki dervişe uzatır ve bu böylece herkesin çorbası bitinceye kadar devam eder. Bütün bunları gizlendiği yerden izleyen padişah alimlerin gönderilmesini sorununa çözümü ancak dervişlerin bulacağına karar verir.

14 Mayıs 2008 Çarşamba

MASAL-ÖYKÜ ATÖLYESİ


baba;
''Bir varmış, bir yokmuş.''

çocuk;
''Baba ya nasıl oluyor da; bir varmışken bir yok oluyor''

baba;
''Evvel zaman içinde,''

anne mutfaktan seslenir;
'' heyyy kalburu samanlığa ne zaman götürdünüz? Ben onunla un eliyordum, saman içinde kalmış. ''
baba;'
'Bizim deve de Tellallıktan emekli olmuş, ama aldığı maaş yetmediğinden iş arıyormuş kendisine; ama başka iş bilmez ki. Asırlardır tellallıktan başka bir iş yapmamıştı.''
'Pire berber di de, ona bu işi kim vermişti; neden vermişti? Bir türlü anlaşılamadı. O sevmezdi ki kısa tüyleri. Fırlattı elindeki tarağı ve makası, istifa etti işinden.''


''Ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken (ki o senin kızkardeşin olarak yeniden dünyaya geldi. Konuşmaya başladığından beri ''ben Fikriye'yim '' deyip duruyor.)''
''Allah,Allah neler söylüyorum ya bu çocuk beni delirtecek galiba.Bi masalı bile ağız tadıyla anlatamıyoruz. Neyse ben yine de devam edeyim.''


  • Ak sakal,sarı sakal berber elinden yeni çıkmış kırkılmış yok sakal
  • Kasap olsam sallayamam satırı, nalbant olsam nallayamam katırı
  • Hamama girsem sorarım natırı, nadan olan bilmez ahbap hatırı
  • Dereden geldim,sandiga girdim bir de ne göreyim,köşede bir hanım oturuyor şöyle ettim,böyle ettim, yüzüne baktım,hanım yerinden kalktı
  • Çıktık birlikte yola ne sağa baktık ne sola
  • Gide gide kaf dağının arkasına geldik ki ne ileri gidilir ne geri, sana bir masal soyliyeyim gel beri.....
baba; ''Hayret uyumuş bile !!! Neyse bende zaten ne uyduracağım diye düşünüp duruyordum iyi oldu.''

Sanırım, bütün bu tekerlemeler her akşam yeni masal anlatmakta zorluk çeken birileri tarafından, ne ''kadar uzatırsam o kadar çabuk sıkılırda, uyur'' diye düşünülerek üretilmişler :))


,



11 Mayıs 2008 Pazar

Öykü Atölyesi- YALIN VE YILAN


Yalıngözler, yuvalarını Yunanlılardan kalma yıkık binanının oyuk taşları arasına yapmışlardı. Yıkılmadan önce, üç katlı olduğu anlaşılan; dış duvarları blok taşlardan oluşmuş ve şu anda çürümüş olan ahşap iç donanımlarından eser kalmayan bina, yalnızca bir kule görüntüsüne bürünmüştü. Duvarlarının oyulmuş taşları arası; sadece yalıngözlere değil serçeler, akrepler ve envai çeşit yaratığın, yavrularını büyütecek, yaşamlarını sürdürecek yuvalara dönüşmüştü.


Çanakkale yolundan ayrılıp Yenifoça'ya giden yol üzerindeki Gencelli köyünde; kayınpederimin satın alıp, yaşantısının devamını geçirmeyi planladığı üç dönümlük arazi üzerinde yaptığı yalın, sade köy evinin hemen yanında, yıllara meydan okurcasına dimdik hala ayakta durmaktaydı.


Kimbilir ne sevdalar, ne hüzünler yaşanmıştı bir zamanlar. Şimdi ise börtü böceğe ev sahipliği yapmaktaydı. Oyuklardan birisinde yuva yapmış olan anne, baba ve iki küçük yavrudan oluşan serçe ailesini izlemek se; pek hoştu. Sabahları anne (ya da baba kuş) yavrularına yiyecek bulmak için erkenden yuvadan ayrılır, bir müddet sonra ağzı yiyeceklerle dolu olarak geldiğinde; taşlar arasındaki yuvadan uzanan iki kocaman sarı gaga çığlık, çığlığa dışarı uzanır; sanki '' önce bana ver, önce bana ver'' dermişcesine bağrışmaya başlarlardı. Kimi zaman yeni sürülmüş tarlaların toprakları arasından dışarı çıkmış bir solucan, kimi zaman da başaklarından yerlere dökülmüş tahıl tanelerini ağızlarında eriterek beslerlerdi, bir çift sarı gagalı yavruyu.


O sabah erkenden uyanmış, önce süzgeçli kova ile maydonoz ve dereotu fidelerini sulamıştım. Az sonra domates ve biberleri sulamak için emektar, koca pancar motorunun hortumunu ana arıklardan birine yerleştirmiştim ki; komşumuzun 8-10 yaşlarındaki oğlu Mustafa bir yandan ''yılan!!!, Kamil amca yılan var!!!'' diye bağırıyor, bir yandan da 50 metre ilerdeki evlerine koştururken babasına sesleniyordu; ''Babaaaa, babaa koş kulenin tepesinde yılan var!!!''. Elimdekileri bırakıp hemen koşturdum. Yanındaki dut ağacının dalları taş binanın duvarlarının en üstüne kadar uzanmaktaydı. Dallara tırmanarak kulenin en üstüne çıkan 3 metre boyundaki bir yılan, kuyruğu ile taşlardan birisine tutunmuş aşağıya, oyuklara doğru sarkmaya başlamıştı. Önce yalıngözlerin yuvasına doğru yöneldi ama, düzduvarda rahatlıkla gezinebilen bir kertenkele cinsi olduklarından hepsi birden bir anda dağılıp yılanın hışmından kurtulmayı başardılar. Ama biraz daha aşağıya sarkmaya başlıyan yılan, anne babaları yemek aramaya gitmiş olan serçelerin yuvasına doğru uzandı. Tüm bunlar olurken Mustafa eve ulaşmış, babasına heberi yetiştirmişti. Babası(Cemal) evdeki av tüfeğini kaptığı gibi yalınayak dışarı fırlamış, bizim oraya doğru koşturmaya başlamıştı. Yılan sa hiç vakit kaybetmemiş, ani bir hareketle henüz uçmayı öğrenememiş olan serçe yavrularından birisini kaptığı gibi yutmuştu ; kendisini tekrar yukarıya çekmeye çalışıyordu ki; bir patlama sesi duyuldu! Cemalin tüfeğinden çıkan saçmalar tam kafasına isabet etmişti yılanın. Tutunduğu yerden kayıp yere düştü. Bütün bunlar çok kısa süre içinde olup bittiğinden; yılanın yanına gittiğimizde yuttuğu yavrunun içinde hala hareket ettiğini farkettik ve hemen bir bıçak bulup yılanın gövdesini yardık. Gerçektende yavru hala yaşıyordu. İncitmemeye çalışarak avuçlarımın içine aldığımda korkudan kalbinin yerinden çıkacakmış gibi attığını farkettim. Bu sırada diğer yavrunun çığlıklarını duyan anne ve baba yuvaya dönmüşler ve bir yandan kayıp yavrunun nerede olduğunu anlamaya çalışırken, bir yandan da telaş içerisinde bağrışıyorlardı.


Merdiveni dayayıp onu yuvasına koymak üzere yukarı tırmanmaya başladığımda ise elimdeki yavruyu farkedip sevinçle başımın etrafında dönmeye başladılar.

Öykü Atölyesi



2 Mayıs 2008 Cuma

UMUT- Kelime oyunu


Hala karar verememişti. Belki de geri geldiğinde sevdiklerinin hepsi yaşam yolculuklarını sona erdirmiş olacaklardı. Onlarsız bir yaşamın nasıl olacağını düşünmeye çalıştı. Çevresinde hiç tanımadığı insanlar olacaktı büyük ihtimalle! Bir şeyler değişmiş olacakmıydı acaba dünya da? Kafasında daha bir sürü soru ve düşünceler bir sağına döndü, bir soluna; ama nafile! bir türlü uyku tutmuyordu. Başucunda duran komodine uzandı ve üzerinde duran Kur'an mealini eline alarak rastgele bir sayfa açtı. Ne zaman başı sıkışsa aynı şeyi yapardı ve açtığı sayfa mutlaka o anki sorununa deva olacak açıklamalar içeren bir sure olurdu. Evet gene aynısı olmuştu. Açtığı sayfa kehf süresinin 10. ayeti ile başlıyordu.


        1. Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da, "Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır" demişlerdi.

        2. Bunun üzerine biz de nice yıllar onların kulaklarını kapattık.

        3. Sonra onları uyandırdık ki, iki zümreden hangisinin bekledikleri süreyi daha iyi hesap ettiğini bilelim.

        4. Biz sana onların haberlerini gerçek olarak anlatıyoruz: Şüphesiz onlar Rablerine inanmış birkaç genç yiğitti. Biz de onların hidayetlerini artırmıştık.


        5. Kalkıp da, "Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Ondan başkasına asla ilah demeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz, ondan başka tanrılar edindiler. Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya! Artık kim Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalimdir?" dediklerinde onların kalplerine kuvvet vermiştik.

        6. "Madem ki onlardan ve Allah'tan başkasına tapmakta olduklarından yüz çevirip ayrıldınız, o halde mağaraya çekilin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve içinde bulunduğunuz durumda yararlanacağınız şeyler hazırlasın.

        7. Güneş doğduğunda onun; mağaralarının sağ tarafına kaydığını, batarken de onlara dokunmadan sol tarafa gittiğini görürdün. Kendileri ise mağaranın geniş bir yerinde idiler. Bu, Allah'ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse işte o, doğru yolu bulandır. Kimi de şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.

        8. Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırsın. Biz onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmış. Onları görseydin, mutlaka onlardan yüz çevirip kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.

        9. Böylece biz, birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: "Ne kadar kaldınız"? dedi. "Bir gün, ya da bir günden az", dediler. şöyle dediler: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi şu gümüş para ile kente gönderin de baksın; hangisinin yiyeceği daha temiz ve lezzetli ise ondan size bir rızık getirsin. Ayrıca, çok nazik davransın ve sizi hiçbir kimseye sakın sezdirmesin.

        10. "Çünkü onlar sizi ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler, yahut kendi dinlerine döndürürler. O zaman da bir daha asla kurtuluşa eremezsiniz.

        11. Böylece biz, onların halinden haberdar ettik ki, Allah'ın va'dinin hak olduğunu ve kıyametin gerçekleşmesinde de hiçbir şüphe olmadığını bilsinler. Hani onlar aralarında onların durumunu tartışıyorlardı. "Onların üstüne bir bina yapın, Rableri onların halini daha iyi bilir" dediler. Duruma hakim olanlar ise, "Üzerlerine mutlaka bir mescit yapacağız" dediler.

        12. Bazıları bilmedikleri şey hakkında atıp tutarak: "Onlar üç kişidirler, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. Yine, "Beş kişidirler, altıncıları köpekleridir" diyecekler. Şöyle de diyecekler: "Yedi kişidirler, sekizincileri köpekleridir." De ki: "Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Zaten onları pek az kimse bilir. O halde onlar hakkında apaçık tartışma dan başka tartışmaya girme ve bunlar hakkında onlardan hiçbirine bir şey sorma.


İşte kur'an da mucize arayanlara apaçık bir mucize diye düşündü. Bilimin bugün geldiği noktayı yüzyıllar öncesinden bize bildiriyordu sanki Kur'an!

Zaten yakalandığı umarsız hastalık nedeniyle çok kısa bir süre sonra yaşamının sona ereceğini öğrenmişti. Yaşantısı boyunca çalışmış, yaşaması için gerekenden çok daha fazlasını kazandığından bayağı bir birikim sahibi olmuştu ve çocukları olmadığı için ölümünden sonra birikimlerini bırakabileceği hiç kimse de olmayacaktı. Tam bu sırada Amerikalı bilim adamlarının, amansız hastalıklara yakalanan bazı hastaları, ilerde o hastalığın tedavisi bulunduğunda uyandırmak üzere dondurduklarını duymuş ama ekonomik gücü yetmesine rağmen henüz karar verememişti.


Şimdi ise kafasındaki tüm korkular,düşünceler silinmiş; Sadece gelecek için UMUT dolu bir yürek kalmıştı. Yüzyıllar öncesinden gelip kendisine onay veren Kur'an ı sevgiyle kucakladı, dünya için de UMUT dolu bir gelecek diledi; ertesi gün başvurusunu yapmaya karar vermiş olmanın huzuru ile sakin derin bir uykuya daldı.

(ahzab-ı kehf ya da yedi uyuyanların ayrıntılı hikayesini ise sufi saja dan okuyabilirsiniz)ZAMAN YOLCULUĞU=2

22 Nisan 2008 Salı

UZAY ÖTESİ VARLIK

Sizin dünya dediğiniz gezegen aslında benim bedenimdeki milyonlarca atomun elektronlarından birisi. Güneş sisteminiz ise bir atom ve de elektronlardan oluşuyor. Galaksiniz bedenimdeki bir maddeyi oluşturan milyonlarca atom ve elektronlardan bir kısmı sadece. Daha da ileri gidersek bedenimde daha pek çok madde var ve bunlarda bir sürü atom ve elektronlardan oluşuyor. Bu farklı maddeler birleşip benim organlarımı oluşturmaktalar. O organlar sa benim yaşam kaynağım. Bense aynı özelliğe sahip birçok varlıktan sadece birisiyim.

Sizler benim bedenimdeki bir hücre üzerindeki bir atomun elektronlarından birisinde yaratılışınız gereği hayatta kalma çabasıyla üzerinde yaşamakta olduğunuz gezegeni yani benim bir zerremi tüketmekle meşgulsünüz. Sizi suçlamıyorum yaşamak tabiiki sizin de hakkınız ve yaratılış amacınız bu. Az bir zaman önce doktorum yaptığı incelemeler sonrasında kısa bir süre sonra bulunduğunuz ortamı yokedeğinizi söyledi. Sürekli hızlı bir şekilde çoğaldığınızı ve bu çoğalmanızın yaşadığınız ortamdaki kaynakların yetmemesine neden olduğunu diğer hücrelerime atlamak için araştırmalar yaptığınızı ve mümkün olduğu anda bunu tereddütsüz yapacağınızı söylüyor.

Daha önceleri bedenim kendi savunma sistemi ile sizleri uyarmaya çalıştı ki bu sizin Tufan; doğal felaketler gibi adlandırdığınız olaylardı. Birde doktorum sizlerden iyi huylu bazılarınızı zaman zaman sizin aşı diye adlandırdığınız olayın benzeri bir şekilde aranıza geri göndererek sizleri gene uyarmaya çalıştı bazılarınız onlara uydunuz ama bu da kısa sürdü. Bedenimin o kısmının kanser riski taşıdığını söyleyen doktorum oranın kesilip bedenimden ayrılmazsa sonıunda bütün vücudumu sarıp benim ölümüme neden olacağını söylemesine rağmen daha karar vermiş değilim. Birçok umutsuz kanser hastasının sevgi ile bu amansız hastalığı yendiğini ama ölüm denen kavramın da mutlaka bir nedenle oluşacağını bildiğimden
sizi de seviyorum ama sizin adınıza üzülüyorum çünkü ben öldüğümde siz de yaşama hakkınızı yitireceksiniz.

9 Aralık 2005 Cuma

GELDİM GÖRDÜM YENİLDİM

GELDİM,Çünki AŞK'ı aramaktı amacım.Elimde 1 adres vardı bilmediğim sadece 1

İlk gördüğüm 1 annem oldu gözlerimi açtığımda, ama sonra farkına vardım ki 1 de ben varım. 1 babam, 1 ağabeyim, 1 ablam ! 1 ler çoğalmışlardı 1 olmaktan çıktılar,ama hepsi 1 diler ''PANİKLEDİM''

1 arkadaşım oldu sonra 1 daha 1 daha ve 1çok. Kafam nasıl karışmasındı ki ? Benim aradığım 1 hangisiydi ya da aradığım 1 neydi, neredeydi ?

1 öğretmenim oldu sonra 1 başka ve 1 daha ve 1 çok kere ve yine 1çok oldu şaşırdım. 1 inci öğretmenim sayıları öğretirken 1 den başlamıştı ve ben de 1 in başlangıç olduğunu düşünmüştüm ama o kadar çok 1 vardı ki hangisi başlangıçtı anlıyamıyordum.

1 zaman sonra 1 kız arkadaşım oldu. 1likteyken ya da uzaktayken bile 1-1imizi sevdiğimizi biliyorduk. 1 zaman sonra 1likte olduk ama sonra farkına vardım ki 1 ''O'' vardı, 1 de ''BEN'' oysa verilen adres sadece 1 di.GÖRDÜM ki 1, 1 daha asla 1 olmuyordu, adres yanlıştı.

Derken 1 eşim oldu 1likteliğimizden 1 çocuğumuz 1 zaman sonra 1 daha ama yine 1 ''BEN'' ve 1 ''O'' vardı. Biz olmuştuk ama 1 olamamıştık. Elimdeki adres mi yanlış diye düşündüm 1an 1 daha denemeliydim! 1 daha! ama her 1 dahada 1 çoğalıyordu. 1 daha, 1 daha, 1 daha DERKEN! Farkına vardım ki; 1 daha olmamalı. Anladımki dahalar beni adresten uzaklaştırıyor. Çünki adres doğru ben yanlışım. 1+1 asla 1 olmaz 1 in 1 olması için dahaların 0 olması gerekir. 1+o=1

1 ben 0 olsam 1şey farketmez tüm 1 ler 0 olmalı ki (TEK1 kalıncaya dek) AŞK olsun

O zaman anladım ki Adres doğru ben yanlış yerdeyim

YENİLDİM

Aşkın yeri asla Dünya değil ''O''nu aramak için yola çıktığım yer ve ben yine ''O'' na döneceğim

20 Mayıs 2003 Salı

DERYALAR - Türküler ve Öyküleri

DERYALAR

Arif_senturk_-_Der...



Yusuf ile Feride birbirlerini çok severler ancak aileleri bir türlü evlenmelerine razı gelmez. Yusuf bir gün kafasında bir plan yapar Arda Nehrini sevdiğiyle geçerek izlerini kaybettirip yeni bir hayat kurmayı düşler.
Bu durumu ferideye anlatır. Feride Arda ' ya bizim kayıklar dayanmaz gitmeyelim der ama nafiledir. Feride Yusuf un ısrarlarına dayanamaz ve Ardayı aşmayı kabul eder. Ancak şans yüzlerine gülmez ve daldalar kayığı devirir. Yusuf ta boğularak ölür. feride bir şekilde kurtulmayı başarır ancak Yusufun ölümü O' nu çok yaralar ve bu türküyü söyleyerek ağıt yakar...

Kırcaliyle Arda Arası
Saat Sekiz Sırası(Yusuf Um Saat Sekiz Sırası)
Ardalılar Ağlıyor (Yusufum)
Yoktur Çaresi
Aman Bre Deryalar Kanlıca Deryalar
Biz Nişanlıyız
İkimizde Bir Boydayız
Biz Delikanlıyız

Çıkar Aba Poturunu
Dalgalar Artacak
Demedim Mi Ben Sana Yusufum
Kayığımız Batacak

Kırcaliyle Arda Boylarında
Kimler Gidecek
Civanda Yusufumun Garip Annesine



ZAHİDE-Türküler ve Öyküleri

ZAHİDE

Neşet ERTAŞ - ZAHiDEM



Halk arasında “Zahidem” adıyla ün yapan türkünün şairi Aşık Arap Mustafa, 1901 yılında Çiçekdağı’na bağlı Orta Hacı Ahmetli köyünde dünyaya gelmiştir. Babasını annesini çok küçük yaşlarda yitirdi. İlk önce bir akrabasının himayesinde, daha sonraları da onun bunun yanında büyüdü.

Arap Mustafa’nın babası düğünlerde, toplantılarda “Koca Oyunu” adı verilen oyunda “Arap” rölünü üstlenirdi. Bu nedenle Mustafa’ya da “Arap” lakabı takılmıştır. Kimsesiz kalan Arap Mustafa 10 yaşına gelince Yukarı Hacı Ahmetli köyünden Hacı Bürozadeler’den Mehmet’e çiftçi durdu. Zaman içinde çalışkan, babayiğit, giyimine özen gösteren yakışıklı bir delikanlı olan Arap Mustafa, Ağasının yeni yetişen Zahide’ye gönlünü kaptırdı. Fakir ve kimsesiz olduğundan bu sırrını bir türlü açığa vuramadı.

20’sinde askere giden Mustafa’nın aklı, deliler gibi sevdiği Zahide’de kalmıştı. Köydeki dostlarına mektuplar göndererek Zahide’den haber almaya çalışan Arap Mustafa, Zahide’nin başka biriyle evlendirildiğini ve düğünün’ün de bir hafta sonra olacağını duyunca üzüntüsünü aşağıda içli mısralara dökmüştür. Türküyü Neşet Ertaş plağa okuyup tanıtmıştır. (1)

Zahide kurbanım n'olacak halim
Yine bir laf duydum kırıldı belim
Gelenden gidenden haber sorarım
Zahidem bu hafta oluyor gelin

Hezeli de deli gönül hezeli
Çiçek Dağı döktü m'ola gazeli
Dolaştım alemi gurbet gezeli
Bulamadım Zahide'den güzeli

Gurbet ellerinde esirim esir
Zahide kurbanım hep bende kusur
Eğer anan seni bana verirse
Nemize yetmiyor el kadar hasır


Arapoğlu Mustafa’nın kendisine Mecnun gibi aşık olduğundan etkilenen Zahide, Mustafa için şiirler söylemiştir. Bu şiirin üç kıtasını H. Vahit
Bulut, 1973 yılında Yukarı Hacı Ahmetli köyünden Zahide’nin yakın arkadaşı ve sırdaşı Fatik’ten derlemiştir.(2) Baştaki iki kıta tarafımızdan derlenmiştir.

Bu nasıl sevdaymış geldi başıma
Felek ağu kattı tatlı aşıma
Sevda çekenlere zor gelir gurbet
Gece gündüz elim kalkmaz işime.
Aşağıda sap kağnısı geliyo
Derdin beni elik elik eliyo
Kurbanlar olayım gara Mustafam
Babam beni yad ellere veriyo.

Arapoğlu derler gayeten atik
Gözleri kara da, kaşları çatık
Git nazlı y de bir haber getir
Bastığın yerlere kurbanım Fatik.

Ağlayarak yayığımı yayarım
Yarim gitti günlerini sayarım
Çıksa Büyüköz’e mendil sallasa
Islık çalsa ıslığını duyarım.

Coşkuna da deli gönül coşkuna
Aşkından Zahide döndü şaşkına
Sensiz edemiyom nazlı civanım
N’olur bir yol görün Allah aşkına.





KAYNAK
- Doğuş Gazetesi, Sayı, 8,9-18 Ekim 1973.
- H. Vahit Bulut, Kırşehir Halk Ozanları, Filiz Yay. 1983, S. 109.


Kaynak:
Öyküleriyle Kırşehir Tütküleri, Destanları, Ağıtları (sayfa: 206,207,208)
Baki Yaşa Altınok
Oba Kitabevi
Ankara, Mayıs 2003