TÜM KONULAR

DÜŞ VE GERÇEK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DÜŞ VE GERÇEK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2011 Pazar

DÜŞ ve GERÇEK 4

                                                     Belek'ten İzmir'e

           Bütün gecenin yorgunluğu ve 1 saatlik uykunun ardından yola çıkmak iyice bitkin düşürmüştü Kemali. Koltuğa oturmasıyla uykunun ağırlığını göz kapaklarında hissetmeye başlamıştı. Ne kadar zaman geçtiğinin farkında değildi birisinin kendisine seslendiğini hayal meyal duyar gibiydi gözlerini açtı; Kapıda ki Dernek yöneticisi; ''Kemal sana mektup var' diye seslendi. ''uyan artık'' ve elindeki zarfı uzatarak dışarı çıktı.
            Türkiyeden gönderildiği zarfın üzerindeki pul ve damgadan anlaşılan mektubun üzerinde ''Sn Kemal Y.Ateş  Turque équipe de danse folklorique     Dijon-France'' Yazısından başka birşey görünmüyordu. Hemen kalkıp elini yüzünü yıkadı ve telaşla zarfı açmaya çalıştı. Gördüğü karşısında gözyaşlarını tutamamıştı. 
(Sene 1976, Ağustos ayının son günlerine doğru İzmir'den Fransa'ya Dijon'a Uluslararası halk oyunları yarışması için yola çıkmışlardı. O günün şartlarında mektuplar Türkiye içinde bile 15 günden önce yerine ulaşmazken; nasıl olmuştu da tam Eylülün 8 inde, yani doğum gününde bu posta eline geçmişti. Nasıl bir hesap yapmıştı acaba. Onlar izmirden yola çıkmadan önce postaya verilmiş olmasından başka bir ihtimal gözükmüyordu.) Elide tuttuğu kartın üzerinde ''Doğum günün kutlu olsun evladım, Nice mutlu yıllara... Baban ve Annen '' yazılıydı. Sevgisini çocuklarının yüzüne karşı direk olarak göstermeyen, ancak onlarla ilgili en küçük bir detayı dahi atlamayan bir insandı babası. Hayatı boyunca unutmayacağı bir anı yollamıştı ona. ''Tek bir an bile bir ömre bedel ''diye düşündü. Muavinin; ''Abi uyan İzmir'e gelmek üzereyiz'' diye seslenmesiyle kendine geldi. 'İnşaallah geç kalmamışımdır'' diye dua ediyordu sessizce.


        Servise binip Karşıyaka'ya geldiğinde saat neredeyse 21.00 i bulmuştu. Sanki her adımda: haftanın iki gecesi içilen bir duble rakısı; anlattığı bektaşi fıkraları; sokaktaki sümüklü çocuklara gösterdiği sevgi; mahalledeki bütün çocukların onu dede diye çağırmaları bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmeye başlamıştı.

10 Temmuz 2011 Pazar

DÜŞ ve GERÇEK 1

      Birden fırladım yattığım yerden. Çevreme bakındım. Bir türlü aklımı toparlayamıyordum. ''Burası neresi acaba'' diye sordum kendi kendime. Dün gece biricik eşimle balkonda oturmuş; kendi ellerimle hazırladığım balık ve salatayı rakı eşliğinde keyifle yemiştik. Yoksa fazlamı kaçırdık ta şişede durduğu gibi durmayıp; birbirimiz ile didişmeye mi başladık? Hiçbir şey hatırlamıyordum. ''Buraya nasıl geldim ki'' diye geçirdim aklımdan. ''Yine kavga etmemek için apar topar evden çıkıp buralara yürüdüm herhalde'' diye düşünürken etrafıma bakındım daha önce böyle bir yeri gördüğümü hiç hatırlamıyordum. Gecenin ikisinden sonra arabasız, herhangi bir araç olmadan bu kadar uzak bir yere gelmem mümkün değildi. Üstelik yaşadığım şehrin  yakınlarında da böyle bir yer olduğunu hiç duymamıştım. Az ileride gürül gürül akan bir şelale; yemyeşil çayırlarla kaplı bir arazi; arazinin bittiği yerde hiç görmediğim güzellikte, yeşilin çeşitli tonları ile bezenmiş ağaçlık bir alan görünüyordu. Tüm bu güzellikleri seyrederken bir anda kendimi başka bir ortamda buldum.

      Bir sınıfta bir  öğretmen, kız ve erkek öğrencilerden oluşan 8-10 kişilik bir grup kendi aralarında tartışıyorlardı. Erkek öğrencilerden birisi sonuca itiraz ederek;''Ama hocam bu haksızlık değil mi ? Ben haksızlık olmasın diye kendime oy kullanmazken, arkadaşımız kendisi için oy kullanarak 1 oy fazlasıyla başkan seçildi''. Konuşmalardan anlaşıldığına göre farklı sınıflardan fotoğrafçılık kolu için gelen öğrenciler arasında başkanlık seçimi yapılmış ve aday olan kız öğrenci kendisi için oy kullanarak başkanlığı elde etmişti ve erkek aday bunu hazmedemiyordu.

       Sahneyi gülümseyerek seyrettim. Sanki bir ülkeyi yönetecekmiş gibi nasılda ciddiye almışız. Şimdiki aklım olsa aday bile olmazdım sanırım. Ama o dönemde uzun bir süre o kıza diş bilediğimi hatırlıyorum. Okula giderken bazen dolmuşta karşılaşırdık ve onu gördüğüm anda kafamı çevirir umursamaz davranırdım. Ertesi sene yollarımız aynı sınıfta kesiştiğinde ise her şeyi unutmuş iki can dostu olmuştuk.
                                                                                       Devam edecek inşaallah :)

DÜŞ ve GERÇEK 2

BELEK'te
         Saat sabahın 06.00 sı. Sanırım ocak ayının 2 si ya da 3 üydü. Erkenden uyandım çünkü mutfakta akşamdan kalan bulaşıklar vardı hem onları yıkayıp kaldırmam; hem de öğlen servisi için domatesleri soyup, akşam bitmiş olan soğuk mezelerin yerine yenilerini yapmam gerekiyordu. Aynı zamanda arkadaşlar uyanmadan kahvaltı için çayı demlemeli ve kahvaltılıkları hazırlamalıydım. Zorunluluk ya da benim görevim miydi? Hayır...Ancak bir sene önce müzik yaptığım bu sahil restoranına ertesi sene cebimde beş parasız gelmiş ve ''ben bulaşıkçı olarak burada çalışmak istiyorum'' dediğimde Mustafa her zamanki gülen ve sakin yüzüyle; ''Tabii Kemal ağabey   hoş geldin başımızın üstünde yerin var'' diye cevap vermişti. Yalnızca bu davranışı bile o işletmenin benim kendi mekanım olmasına yetmişti.

       Çok derin bir uykum olmasına karşın, az bir uyku ile yetinmeyi bilen birisi oldum her zaman. O sabah her şey çok güzeldi. Ocak ayının başları olmasına rağmen güneş bütün sıcaklığını iletebilmek için tüm çabasını sarf ediyor gibiydi. Üstelik rüzgar da; sanki güneşi ve ütülenmiş gibi görünen denizi ürkütmemek için başka diyarlara gitmişti. ''Babam nasıl oldu acaba'' diye düşündüm bir an. Çok seneler önce prostat kanserinden ameliyat olmuş iyileşmişti. İki gün önce ablam babamın kötü olduğunu mutlaka hemen İzmir'e gitmem gerektiğini söylemişti telefonda. Oysa bu gece Restoranda ormancıların yemeği vardı ve hem müzik yapmak hem de mutfakta yardımcı olmak zorundaydım. Yemek geç vakitlere kadar süreceği için ertesi gün ancak geceleyin yola çıkabilir; pazartesi sabahı İzmir de olabilirdim. ''kendime gelmem lazım'' diye düşündüm ve doğru odama gidip, mayomu giydim ve kafamdaki bütün düşünceleri bir kenara atıp koştura, koştura kendimi suların içine attım... Atlamamla geri çıkmam arasında sanırım birkaç saniyeden fazla zaman geçmemiştir. Sanki suyun soğukluğu iliklerime kadar işlemişti.

     O gece ormancıların yemeği saat 03.00 e kadar devam etti ama aklımda sürekli İzmir'e gidişimin planlarını yapıyordum. Odama gidip yattığımda saat neredeyse 04.00 ü bulmuştu. Bir anda babamın sesi kulaklarımda çınlamaya başladı. uyudum mu uyanık mıydım tam hatırlamıyorum ama; kulaklarımdaki ses sürekli ''hadi evladım daha fazla bekleyemeyeceğim'' diyordu. Bir anda, fırladım yattığım yerden saate baktım 05.30 olmuştu Belek'ten Serik'e giden ilk minibüsün gelmesine yarım saat vardı. Hemen giyinip Mustafa'ya bir not yazarak minibüse yetişebilmek için koşturmaya başladım. Tam zamanında yetişmiştim. Serik'e ulaştığımızda yol üzerindeki bir otobüs firmasının önünde duran bir otobüs görüp hemen minibüsten indim, Hızla karşıya geçtiğimde İzmir otobüsü olduğunu ve hareket etmek üzere olduğunu gördüm. Bilet alayım derken muavin ''geç ağabey otobüste keseriz biletini'' dedi. Sanki her şey planlanmış gibiydi.

DÜŞ ve GERÇEK 3

GÜLNİHAL
           
       ''Bu Kemal ne kadar duyarsız, benim ona ilgi duyduğumu bir türlü anlamak istemedi. Üstelik bir de; Serap ile aralarını yapmam için benden yardım istiyor'' diye düşündü Gülnihal. Yapacak hiç bir şey yoktu. Serap; aynı zamanda aşırı milliyetçi bir görüşe sahip olan okul müdürünün baldızı idi; sınıf arkadaşıydılar. Kemal'in teklifini Serap'a iletmiş o da;''solcu düşüncelerinden vazgeçerse ancak kabul edebilirim'' demişti. Serap'ın cevabı çok sevindirmişti Gülnihali o kadar iyi tanıyordu ki Kemali hiç bir şey için görüşlerinden vazgeçecek birisi değildi. Bir sene önceki fotoğrafçılık kolundaki sürtüşmelerinden sonra Kemal ile çok iyi arkadaş olmuşlardı. Okula birlikte gidip geliyorlar, birlikte ders çalışıyorlardı. Bu yakınlık Gülnihalin içinde bir şeylerin kıpırdanmasına sebep olmuştu; ancak Kemal ona hala sadece bir dost, hatta erkek arkadaşı gibi davranıyordu.
           
        O sene de öylece geçip gitti. Ertesi sene Lise son sınıfta ikisi de ayrı sınıflara düşmüşler ve ikisi de kendi sınıflarında başkan seçilmişlerdi. Bir yandan liseyi bitirme telaşı, bir yandan da üniversite sınavına hazırlanmaları gerekiyordu. Her ikisi de fen kolunda oldukları için ayrı sınıflarda da olsalar zaman zaman birlikte çalışıyorlardı. Gerçi Kemal hiç bir zaman not tutmadığı için sürekli Gülnihalin notlarını isteyip onlardan yararlanmayı adet haline getirmişti. Kemal şifrelerle uğraşmayı çok seviyordu. Kimi zaman kopya çekmek için; ya da yazdığı şeyleri başkaları okumasın diye onları kendince yarattığı şifrelerle yazardı. Bir gün Gülnihalin eline böyle şifreli bir not tutuşturmuştu. Notta  ''73-6-13-42     73-6-44-42-74-23-63-24-82''yazıyordu.
          Ertesi gün Gülnihal okula geldiğinde içi içine sığmıyordu. Neden se sabah Kemal onu almaya gelmemiş ve şimdi de ortalıkta görünmüyordu. Aslında bütün muzurluğuna rağmen utangaç bir çocuktu Kemal. Hatta kız arkadaşları ona utangaçlığından dolayı kendi aralarında BEKAR ismini takmışlardı. İlk teneffüs arasında yakaladı Kemali ''ciddi misin yazdığın konuda?'' diye sordu. Kemal; ''Hay Allah, çözdün mü'' derken, kulaklarına kadar kıpkırmızı olmuştu, ''Evet'' dedi Gülnihal; ''sen ciddi misin? onu söyle''