TÜM KONULAR

ÖYKÜ ATÖLYESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖYKÜ ATÖLYESİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2009 Pazartesi

BASAMAK - FOTOĞRAFIN DİLİ


Bak kimse kalmadı bizden başka;
ne seyirci, ne oyuncu
yaşamın basamaklarında.
Geçmişe donup kalmış iki kişi gibi,
bırakıp gittiler bizi.
Yalnız başına sanma kendini
Geleceğinde ben varım,
geçmişimde sen.
Dön arkanı geçmişe,
geleceğine gel
gör beni
Aşk neyledi.

27 Mart 2009 Cuma

DOSTUM - ÖYKÜ ATÖLYESİ

görseller DEVİANtART Düzenleme Tutsak

Dostum, Eşim, Can yoldaşım, Diğer yarım, Yarim

Neden sana yardım edemiyorum. Neden mum dibine ışık vermez ki?
Bazen teslim olmak gerekir yaşananlara, zorluklar hiçbir zaman kalıcı değil. Çok daha büyük zorlukların altından birlikte kalkmadık mı? Hani benim çok sevdiğim bir laf vardır; ''bir evde iki kişi bir oldu mu dağ'a yürü derler yürür''. Biz birlikte yürütmedik mi bir çok dağı? Bütün bunları yaşamışken neden peki kendine ettiğin bu kadar eziyet. İnan ki yüreğim kaldırmıyor senin kendini yiyip bitirmene.

Haklısın belki de, hiçbirşey senin istediğin, planladığın, beklediğin gibi gitmiyor.
Yaşadığımız ekonomik sıkıntılar,Kızımızın kendisinden başka kimseyi düşünmeden bizi bu kadar sıkıntıya sokup sonra umarsızca hala seni suçluyor olması. Kendi, doğruları dışında herşeyi yanlış bulması, ama doğru zannettiği şeylerin onu nasıl bir ortama sürüklediğinin farkında olmaması, üstelik uyarmaya çalıştığında üstüne yürüyecek kadar haddini bilmemesi, bizim büyüklerimize yaptığımız şeyler değil di. Ancak biliyoruz ki artık birşeyleri değiştirmek mümkün değil o yüzden lütfen bırak ve Allahtan hidayet dile onun için başka yapacak birşeyimiz yok çünkü.

Anne konusunda da seni anlıyorum. Onun bir zamanlar ne kadar güçlü bir kadın olduğunu hatırlaman şu andaki durumunu kabul etmemendeki en önemli unsur. Ama sağlık sektöründe çalışan ve gün boyu hiç tanımadığın yaşlı hastalara şevkatle davranan onlara güler yüz göstermeye moral vermeye çalışan senin, hasta olduğunu ve zaman zaman hafıza kayıplarının hastalığının bir sonucu olduğunu bildiğin annene kızıp sinirlenmenin onu kaybetme korkusundan kaynaklandığını biliyorum. Bir gün hepimiz ölümü yaşayacağız ve bunu kabullenmek zorundayız. Ona şu zamanlarda verbileceğimiz en doğru şey sevgi ve şevkat bence.

Özel sektörde çalışıyor olman ve bütün iyi niyetine, işini sevmene, işini diğer pek çok çalışandan çok daha büyük bir sorumluluk ve özveriyle yapıyor olmana rağmen işe yeni başlayan birisiyle aynı ücreti alıyor olman, senin sevilen birisi olmanı çekemeyip sana laf sokmaya çalışan arkadaşların olması da seni yıpratıyor. O konuda da '' sen doğru ol kem belasını bulur'' derim ya her zaman bunun gerçekliğini de birçok kez yaşadık ama nedense seni üzmesini engelleyemiyorum.

Belki de sen haklısın bu kadar düşünmekte üzülmekte ama bazen çarelere ulaşamadığımız da bekleyip sabretmek en doğrusu diyorum. Bize cehennemi yaşatan takılıp kaldığımız aşamadığımız düşüncelerimizden başka birşey değil. Lütfen bitanem yeter artık cehennemi yaşadığın ne olur cennet yanıbaşımızda tut elimden ve birlikte girelim artık. Ama dersen ki;'' ben gelmiyorum '' Yine de seninleyim bunu bil.


23 Mart 2009 Pazartesi

İSTASYON - ÖYKÜ ATÖLYESİ


Sevgili babam TCDD (onun deyimiyle te cim dal dal) çalışanı olduğundan hayatının büyük bir çoğunluğu istasyonlarda geçmişti. Ben ise sadece 2 ile 6 yaşlarım arasında iken bulunduğumuz Diyarbakır'ı hayal meyal hatırlıyorum. Ağabeyimle 15 yaş sevgili Tontini ile aramızda 11 yaş fark olduğundan ben onlar kadar istasyonlar konusunda fazla bir anı ya sahip olamadım. Ancak Diyarbakırla ilgili hatırladığım ufacık bir anı var, babamın da vefat etmeden önce sürekli anlattığı. Aslında aradan geçen 45 sene neleri değiştirdi de; o dönemlerde birbirlerine insan olarak saygı duyan insanlarımız, bugün bu şekilde birbirlerine düşman hale geldiler bana bunu sorgulatan ve düşündükçe içimi sızlatan bir anıdır aynı zamanda.
O dönemde Diyarbakırda istasyon müdürlüğü yapıyordu sevgili babam. Bir gün odasında oturmuş işleri ile uğraşırken kapıdan Elinde pazar torbalarıyla tanımadığı esmer bıyıklı birisi girer ve torbaları bırakır. Babam ;'' Hayırdır evladım nedir bunlar'' dediğinde, Karşısındaki adam; ''Müdürüm yengeyi gördüm pazardan gelirken baktım elinde yükü ağır alıp sana getiriverdim yengem yorulmasın diye'' der.
O zamanlar insanlar sadece insan olarak birbirlerine saygı ve sevgi duyuyorlarmış şimdi ise aramızda bir sürü ayrımcılıklar yaşanıyor. Başörtülü, örtüsüz-Kürt, Türk- Fenerli, Cimbomlu-Şu partili, bu partili BİZDEN OLMAYAN DÜŞMANDIR !!! Ne oldu insan olmaya İNSANLIK ÖLDÜ DE haberimiz mi yok acaba...

28 Şubat 2009 Cumartesi

VARSAYMIYORUM YOKUZ!!!-FOTOĞRAFIN DİLİ

Bu fotoğraf gene uzun zamandır yazmak istediğim bir konuyu yazmama vesile oldu.
Einstein’ın izafiyet teorisini neden yola çıkarak ortaya attığının kısa bir öyküsü vardır. Belki pek çoğumuzun bildiği ama ben bir kez daha onunla başlamak istiyorum: Sevgilisiyle çok mutlu olduğu bir an da nasıl sabit kalabileceklerini düşünürken bir saat görür ve bu saat nasıl olurda hep aynı zamanı gösterir diye düşünür ve o anda saatten ışık hızı ile uzaklaşmak mümkün olsaydı, saatin o andaki görüntüsü hep gözümüze yansıyacağı için saatin hep aynı zamanı göstereceğini fark eder ve bunun üzerine izafiyet teorisini geliştirir.


Gelelim Kuran da ve bilimde Zaman kavramına;
KURANDA ZAMAN
Buyurur: "Yeryüzünde yıllar sayısıyla ne kadar kaldınız''Derler: "Bir gün yahut günün bir kısmı kadar; sayanlara sor. Buyurdu: "Sadece birazcık kaldınız. Keşke biliyor olsaydınız." (Müminun Suresi, 112-114)

"Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir." (Mearic Suresi, 4)

"Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir." (Secde Suresi, 5)

Kuran-ı Kerim ayrıca, "Yedi Uyurlar" olarak bilinen, üçyüzdokuz yılına eşdeğer sürede mağarada kalan, uyandıklarında ise kendilerini sanki bir gün ya da günün birkaç saati kadar mağarada kaldıklarını hisseden genç bir topluluktan bahseder: ... İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık." Dediler ki: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir..." (Kehf Suresi, 19)
"Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve dokuz (yıl) daha kattılar." (Kehf Suresi, 25)

BİLİMDE ZAMAN
İzafiyet Teorisi nedir?
Tam Türkçesi ''Görecelik Teorisi'' olan izafiyet teorisi üç bölüme ayrılır. Bir bölümü çeşitli hızlardaki araçlar veya maddelerde geçen zamanın, uzay-zaman içinde değişik konumlarda bulunan gözlemcilere göre ''göreceli'' olduğunu varsayan bir teoridir.Ünlü fizikçi Einstein, sonlu ve eğrisel olduğunu düşündüğü evrenin dört boyutlu olduğunu, dördüncü boyutun zaman olduğunu ileri sürmüştü.İki değişik örnek verebiliriz buna:

1. Dünyadan aynı anda üç uzay gemisinin 10 milyon ışık yılı uzaklıktaki ''X'' yıldızına doğru hareket ettiğini varsayalım.Birinci gemi ışık hızının altın da, ikinci.gemi ışık hızında ve üçüncü gemi de ışık hızının üstünde hareket etsin ve belirlenmiş bir anda üçünden de gezegen hakkında bilgi vermeleri istenmiş olsun.Aynı anda üç gemiden gelen mesajlar şöyle olacaktır.
• Birinci gemi: ''şu anda yıldızı görüyorum.''
• İkinci gemi: ''şu anda yıldızın patladığını görüyorum''
• Üçüncü gemi: ''şu anda böyle bir yıldız yok göremiyorum''
Yıldızın var olduğunu düşünmemiz bizim gözümüze ulaşan ışığından dolayıdır. Aslında çok uzun süre önce patlamış olan ve bize olan mesafesi 10 milyon ışık yılı olan yıldızın ışığı bize gelmeye devam ettiğinden biz onun varolduğunu sanmaktayız. Güneş ışığı bize saniyede 300 bin km. hızla, 150 milyon km.lik yolu 8 dakikada alarak ulaşmaktadır. Oysa ışığı bize 8 saatte, 8 günde, 8 ayda, 8 yılda hatta 8 milyar yılda ulaşan yıldızlar vardır. Işığı bize bin yılda ulaşan bir yıldızın şu andaki halini değil, bin yıl önceki vaziyetini görüyoruz demektir.

2. Mesela ışık hızına yakın bir süratle giden bir uzay gemisini, dünyada ikizi bulunan birinin kullandığını varsayalım.10 yıllık bir seyahate çıkıp dünyaya geri döndüğünde, uzay gemisini kullanan ikiz, dünyada kendisini bekleyen ikizinden daha genç olarak dünyaya ayak basacaktır.Uzay gemisini kullanan ikiz ışık hızına yakın bir süratle hareket ettiği için, onun saatiyle on yıl , dünyadaki kardeşinin saatiyle 15-20 yıl olabilecektir.

İkinci bir teori ise: Zaman kimilerine göre kendi üstüne doğru bir sarmal çizerek geleceğe ve geçmişe uzanan sonsuz bir sarmal yapıdadır(Zaman akımı salyangozun eğri sarmal çizğileri gibi kendi üstüne bükülüp kapanarak sonsuza uzanan çizğilermidir?). Zamanı daha iyi tanımlayabilmek için bir kutu içindeki bir filim rulosunu düşünün. O ruloda birbirinden ayrı kareler(zaman çerçeveleri) içinde görüntüler vardır.Tüm zamanları içine alan ''sonsuz şimdi'' ye bir rula halinde baktığımızda, böyle ayrı ayrı zaman dilimi çerçevelerinin olduğunu görmek kolaydır.Bununla birlikte eğer onlardaki sürekliliği anlamak isterseniz, dördüncü boyutta duran bu üç boyutlu filim rulosunu bir projektörden geçirmek zorundasınız.Böylece dördüncü boyut üstünde hareket eden bilincinizin bir tür projektör olduğunu söyleyebiliriz ve o film kareleri ister geçmişinize ait olsun, ister bu yaşamınıza ait olsun ister gelecekteki görüntülere ait yaşamlar olsun, o filim rulosundaki karelerden birine her ne zaman bakarsanız, o çerçeve içindeki donmuş resmi görebilirsiniz.Ancak, sürekliliği görmek isterseniz, filim rulosundaki her bir karenin birbiri ardına başından sonuna dek dördüncü boyut doğrultusunda ilerleyen bilincimizin üstüne yansıtılarak göz önünden geçirilmesi lazım.Fakat zaten tüm zaman kareleri(zaman dilimleri)nin hepsi o filim rulosunda mevcuttur.

Yani ezelden ebede herşey sadece bir anda mevcut, aslında herşey olmuş ve bitmiş sadece biz kendimizi VARsayıyoruz. Demek ki herşey bir illüzyondan ibaret.

Kaynak ve daha fazla ayrıntı BURADA

10 Şubat 2009 Salı

ÖNYARGILIYIM-ÖYKÜ ATÖLYESİ



Evet itiraf ediyorum! Bütün savunduğum yaşam felsefemi bir yana bırakarak bazı kimseler hakkında önyargılarım olduğunu burada ifade etmek istiyorum.

Kendi halinde, yaşantısını dikiş dikerek ve diktiklerini bloğunda dostları, arkadaşları ile paylaşmak isteyen bir kişinin bloguna ''isimsiz'' giren terbiyesizce ''b....tan'' ifadesini kullanan;

Bir yakınını kaybetmiş olan diğer bir arkadaşımıza üzüntülerini ifade eden yorumlar bırakan dostlarının arasına girerek ''etkilenmedim :) '' yorumunu yazabilen;

Çok severek okuduğum blog yazarı arkadaşlarımın sırf bu gibi salakça yorumlara maruz kalmamak için yorum denetimi koymalarına sebep olanlar
hakkında kullanacak herhangi bir insani sıfat bulamadığım için YARATIKLAR oldukları önyargısını taşıdığımı itiraf ediyorum.
İsimleri, kimlikleri, kişilikleri, paylaşacak birşeyleri olmadığı için onları YOK sayıyorum. Dostlarımdan benim blogumda böyle bir yorum gördüklerinde kesinlikle yanıtlamamalarını rica ediyorum. Zira ben de gördüğüm anda hiçbir tepki göstermeden YOKLUKLARINA geri göndereceğim.
Kimliğini gizlemeden açık yüreklilikle yapılan hertürlü eleştiri yorum kabulümdür; hepsine elimden geldiğimce, kendi anlayışım doğrultusunda cevap vermeye çalışırım.
Diğerleri için se:
Deyim yerindeyse ''KERVAN OLUR YÜRÜRÜM''
SEVGİLER

29 Ocak 2009 Perşembe

FOTOĞRAFIN DİLİ

PLAY Tuşu Lütfen !

Fotoğraf hüzün duygusu uyandırıyordu onu anlatmak yerine, fotoğrafı kendi duygularıma uydurdum

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Fotoğrafın dili - ÖYKÜ ATÖLYESİ


''ZAMANI DURDURDUM !!!''
(fotoğrafçı :))


14 Mayıs 2008 Çarşamba

MASAL-ÖYKÜ ATÖLYESİ


baba;
''Bir varmış, bir yokmuş.''

çocuk;
''Baba ya nasıl oluyor da; bir varmışken bir yok oluyor''

baba;
''Evvel zaman içinde,''

anne mutfaktan seslenir;
'' heyyy kalburu samanlığa ne zaman götürdünüz? Ben onunla un eliyordum, saman içinde kalmış. ''
baba;'
'Bizim deve de Tellallıktan emekli olmuş, ama aldığı maaş yetmediğinden iş arıyormuş kendisine; ama başka iş bilmez ki. Asırlardır tellallıktan başka bir iş yapmamıştı.''
'Pire berber di de, ona bu işi kim vermişti; neden vermişti? Bir türlü anlaşılamadı. O sevmezdi ki kısa tüyleri. Fırlattı elindeki tarağı ve makası, istifa etti işinden.''


''Ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken (ki o senin kızkardeşin olarak yeniden dünyaya geldi. Konuşmaya başladığından beri ''ben Fikriye'yim '' deyip duruyor.)''
''Allah,Allah neler söylüyorum ya bu çocuk beni delirtecek galiba.Bi masalı bile ağız tadıyla anlatamıyoruz. Neyse ben yine de devam edeyim.''


  • Ak sakal,sarı sakal berber elinden yeni çıkmış kırkılmış yok sakal
  • Kasap olsam sallayamam satırı, nalbant olsam nallayamam katırı
  • Hamama girsem sorarım natırı, nadan olan bilmez ahbap hatırı
  • Dereden geldim,sandiga girdim bir de ne göreyim,köşede bir hanım oturuyor şöyle ettim,böyle ettim, yüzüne baktım,hanım yerinden kalktı
  • Çıktık birlikte yola ne sağa baktık ne sola
  • Gide gide kaf dağının arkasına geldik ki ne ileri gidilir ne geri, sana bir masal soyliyeyim gel beri.....
baba; ''Hayret uyumuş bile !!! Neyse bende zaten ne uyduracağım diye düşünüp duruyordum iyi oldu.''

Sanırım, bütün bu tekerlemeler her akşam yeni masal anlatmakta zorluk çeken birileri tarafından, ne ''kadar uzatırsam o kadar çabuk sıkılırda, uyur'' diye düşünülerek üretilmişler :))


,



11 Mayıs 2008 Pazar

Öykü Atölyesi- YALIN VE YILAN


Yalıngözler, yuvalarını Yunanlılardan kalma yıkık binanının oyuk taşları arasına yapmışlardı. Yıkılmadan önce, üç katlı olduğu anlaşılan; dış duvarları blok taşlardan oluşmuş ve şu anda çürümüş olan ahşap iç donanımlarından eser kalmayan bina, yalnızca bir kule görüntüsüne bürünmüştü. Duvarlarının oyulmuş taşları arası; sadece yalıngözlere değil serçeler, akrepler ve envai çeşit yaratığın, yavrularını büyütecek, yaşamlarını sürdürecek yuvalara dönüşmüştü.


Çanakkale yolundan ayrılıp Yenifoça'ya giden yol üzerindeki Gencelli köyünde; kayınpederimin satın alıp, yaşantısının devamını geçirmeyi planladığı üç dönümlük arazi üzerinde yaptığı yalın, sade köy evinin hemen yanında, yıllara meydan okurcasına dimdik hala ayakta durmaktaydı.


Kimbilir ne sevdalar, ne hüzünler yaşanmıştı bir zamanlar. Şimdi ise börtü böceğe ev sahipliği yapmaktaydı. Oyuklardan birisinde yuva yapmış olan anne, baba ve iki küçük yavrudan oluşan serçe ailesini izlemek se; pek hoştu. Sabahları anne (ya da baba kuş) yavrularına yiyecek bulmak için erkenden yuvadan ayrılır, bir müddet sonra ağzı yiyeceklerle dolu olarak geldiğinde; taşlar arasındaki yuvadan uzanan iki kocaman sarı gaga çığlık, çığlığa dışarı uzanır; sanki '' önce bana ver, önce bana ver'' dermişcesine bağrışmaya başlarlardı. Kimi zaman yeni sürülmüş tarlaların toprakları arasından dışarı çıkmış bir solucan, kimi zaman da başaklarından yerlere dökülmüş tahıl tanelerini ağızlarında eriterek beslerlerdi, bir çift sarı gagalı yavruyu.


O sabah erkenden uyanmış, önce süzgeçli kova ile maydonoz ve dereotu fidelerini sulamıştım. Az sonra domates ve biberleri sulamak için emektar, koca pancar motorunun hortumunu ana arıklardan birine yerleştirmiştim ki; komşumuzun 8-10 yaşlarındaki oğlu Mustafa bir yandan ''yılan!!!, Kamil amca yılan var!!!'' diye bağırıyor, bir yandan da 50 metre ilerdeki evlerine koştururken babasına sesleniyordu; ''Babaaaa, babaa koş kulenin tepesinde yılan var!!!''. Elimdekileri bırakıp hemen koşturdum. Yanındaki dut ağacının dalları taş binanın duvarlarının en üstüne kadar uzanmaktaydı. Dallara tırmanarak kulenin en üstüne çıkan 3 metre boyundaki bir yılan, kuyruğu ile taşlardan birisine tutunmuş aşağıya, oyuklara doğru sarkmaya başlamıştı. Önce yalıngözlerin yuvasına doğru yöneldi ama, düzduvarda rahatlıkla gezinebilen bir kertenkele cinsi olduklarından hepsi birden bir anda dağılıp yılanın hışmından kurtulmayı başardılar. Ama biraz daha aşağıya sarkmaya başlıyan yılan, anne babaları yemek aramaya gitmiş olan serçelerin yuvasına doğru uzandı. Tüm bunlar olurken Mustafa eve ulaşmış, babasına heberi yetiştirmişti. Babası(Cemal) evdeki av tüfeğini kaptığı gibi yalınayak dışarı fırlamış, bizim oraya doğru koşturmaya başlamıştı. Yılan sa hiç vakit kaybetmemiş, ani bir hareketle henüz uçmayı öğrenememiş olan serçe yavrularından birisini kaptığı gibi yutmuştu ; kendisini tekrar yukarıya çekmeye çalışıyordu ki; bir patlama sesi duyuldu! Cemalin tüfeğinden çıkan saçmalar tam kafasına isabet etmişti yılanın. Tutunduğu yerden kayıp yere düştü. Bütün bunlar çok kısa süre içinde olup bittiğinden; yılanın yanına gittiğimizde yuttuğu yavrunun içinde hala hareket ettiğini farkettik ve hemen bir bıçak bulup yılanın gövdesini yardık. Gerçektende yavru hala yaşıyordu. İncitmemeye çalışarak avuçlarımın içine aldığımda korkudan kalbinin yerinden çıkacakmış gibi attığını farkettim. Bu sırada diğer yavrunun çığlıklarını duyan anne ve baba yuvaya dönmüşler ve bir yandan kayıp yavrunun nerede olduğunu anlamaya çalışırken, bir yandan da telaş içerisinde bağrışıyorlardı.


Merdiveni dayayıp onu yuvasına koymak üzere yukarı tırmanmaya başladığımda ise elimdeki yavruyu farkedip sevinçle başımın etrafında dönmeye başladılar.

Öykü Atölyesi



8 Mayıs 2008 Perşembe

Fotoğrafın dili-ÖYKÜ ATÖLYESİ

Bu fotoğraf Selahattin Sönmez'in (Turkish Daily News) yılın basın fotoğrafları serbest fotoğraf dalında 1.'lik ödülü almış fotoğrafıdır.

- Selam! Beni ziyarete geldin sanırım.
- Ama sen kimsin? Parmak uçlarından başka birşey göremiyorum
- Dışarısı çok karanlık, anladığım kadarıyla bayağı
da soğuk sanırım, soğuktan parmaklarının uçları kızarmış.
- Bir de dün Ahmet anlattı, hani bana yemek getiren gardiyan var ya; işte o!
- Ahmet ? Yoksa sen misin ordaki ? Ama yok değilsin. Yıllardır bana yemek uzatan elin parmaklarını tanımazmıyım hiç.
-Ne diyordum? haa Ahmet anlattı; Dışarıda kıyametler kopuyormuş, salgın hastalıklar, savaşlar, kavga, gürültüler!!!
-Burası sakin ve huzurlu, üstelik aydınlık.
- Tek sıkıntım Ahmetten başka konuşacak kimsem yok.



2 Mayıs 2008 Cuma

UMUT- Kelime oyunu


Hala karar verememişti. Belki de geri geldiğinde sevdiklerinin hepsi yaşam yolculuklarını sona erdirmiş olacaklardı. Onlarsız bir yaşamın nasıl olacağını düşünmeye çalıştı. Çevresinde hiç tanımadığı insanlar olacaktı büyük ihtimalle! Bir şeyler değişmiş olacakmıydı acaba dünya da? Kafasında daha bir sürü soru ve düşünceler bir sağına döndü, bir soluna; ama nafile! bir türlü uyku tutmuyordu. Başucunda duran komodine uzandı ve üzerinde duran Kur'an mealini eline alarak rastgele bir sayfa açtı. Ne zaman başı sıkışsa aynı şeyi yapardı ve açtığı sayfa mutlaka o anki sorununa deva olacak açıklamalar içeren bir sure olurdu. Evet gene aynısı olmuştu. Açtığı sayfa kehf süresinin 10. ayeti ile başlıyordu.


        1. Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da, "Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır" demişlerdi.

        2. Bunun üzerine biz de nice yıllar onların kulaklarını kapattık.

        3. Sonra onları uyandırdık ki, iki zümreden hangisinin bekledikleri süreyi daha iyi hesap ettiğini bilelim.

        4. Biz sana onların haberlerini gerçek olarak anlatıyoruz: Şüphesiz onlar Rablerine inanmış birkaç genç yiğitti. Biz de onların hidayetlerini artırmıştık.


        5. Kalkıp da, "Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Ondan başkasına asla ilah demeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz, ondan başka tanrılar edindiler. Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya! Artık kim Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalimdir?" dediklerinde onların kalplerine kuvvet vermiştik.

        6. "Madem ki onlardan ve Allah'tan başkasına tapmakta olduklarından yüz çevirip ayrıldınız, o halde mağaraya çekilin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve içinde bulunduğunuz durumda yararlanacağınız şeyler hazırlasın.

        7. Güneş doğduğunda onun; mağaralarının sağ tarafına kaydığını, batarken de onlara dokunmadan sol tarafa gittiğini görürdün. Kendileri ise mağaranın geniş bir yerinde idiler. Bu, Allah'ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse işte o, doğru yolu bulandır. Kimi de şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.

        8. Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırsın. Biz onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmış. Onları görseydin, mutlaka onlardan yüz çevirip kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.

        9. Böylece biz, birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: "Ne kadar kaldınız"? dedi. "Bir gün, ya da bir günden az", dediler. şöyle dediler: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi şu gümüş para ile kente gönderin de baksın; hangisinin yiyeceği daha temiz ve lezzetli ise ondan size bir rızık getirsin. Ayrıca, çok nazik davransın ve sizi hiçbir kimseye sakın sezdirmesin.

        10. "Çünkü onlar sizi ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler, yahut kendi dinlerine döndürürler. O zaman da bir daha asla kurtuluşa eremezsiniz.

        11. Böylece biz, onların halinden haberdar ettik ki, Allah'ın va'dinin hak olduğunu ve kıyametin gerçekleşmesinde de hiçbir şüphe olmadığını bilsinler. Hani onlar aralarında onların durumunu tartışıyorlardı. "Onların üstüne bir bina yapın, Rableri onların halini daha iyi bilir" dediler. Duruma hakim olanlar ise, "Üzerlerine mutlaka bir mescit yapacağız" dediler.

        12. Bazıları bilmedikleri şey hakkında atıp tutarak: "Onlar üç kişidirler, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. Yine, "Beş kişidirler, altıncıları köpekleridir" diyecekler. Şöyle de diyecekler: "Yedi kişidirler, sekizincileri köpekleridir." De ki: "Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Zaten onları pek az kimse bilir. O halde onlar hakkında apaçık tartışma dan başka tartışmaya girme ve bunlar hakkında onlardan hiçbirine bir şey sorma.


İşte kur'an da mucize arayanlara apaçık bir mucize diye düşündü. Bilimin bugün geldiği noktayı yüzyıllar öncesinden bize bildiriyordu sanki Kur'an!

Zaten yakalandığı umarsız hastalık nedeniyle çok kısa bir süre sonra yaşamının sona ereceğini öğrenmişti. Yaşantısı boyunca çalışmış, yaşaması için gerekenden çok daha fazlasını kazandığından bayağı bir birikim sahibi olmuştu ve çocukları olmadığı için ölümünden sonra birikimlerini bırakabileceği hiç kimse de olmayacaktı. Tam bu sırada Amerikalı bilim adamlarının, amansız hastalıklara yakalanan bazı hastaları, ilerde o hastalığın tedavisi bulunduğunda uyandırmak üzere dondurduklarını duymuş ama ekonomik gücü yetmesine rağmen henüz karar verememişti.


Şimdi ise kafasındaki tüm korkular,düşünceler silinmiş; Sadece gelecek için UMUT dolu bir yürek kalmıştı. Yüzyıllar öncesinden gelip kendisine onay veren Kur'an ı sevgiyle kucakladı, dünya için de UMUT dolu bir gelecek diledi; ertesi gün başvurusunu yapmaya karar vermiş olmanın huzuru ile sakin derin bir uykuya daldı.

(ahzab-ı kehf ya da yedi uyuyanların ayrıntılı hikayesini ise sufi saja dan okuyabilirsiniz)ZAMAN YOLCULUĞU=2