
ne seyirci, ne oyuncu
yaşamın basamaklarında.
Geçmişe donup kalmış iki kişi gibi,
bırakıp gittiler bizi.
Yalnız başına sanma kendini
Geleceğinde ben varım,
geçmişimde sen.
Dön arkanı geçmişe,
geleceğine gel
gör beni
Aşk neyledi.
görseller DEVİANtART Düzenleme Tutsak
Bu fotoğraf gene uzun zamandır yazmak istediğim bir konuyu yazmama vesile oldu.''Bir varmış, bir yokmuş.''
''Baba ya nasıl oluyor da; bir varmışken bir yok oluyor''
''Evvel zaman içinde,''
'' heyyy kalburu samanlığa ne zaman götürdünüz? Ben onunla un eliyordum, saman içinde kalmış. ''baba;'
'Bizim deve de Tellallıktan emekli olmuş, ama aldığı maaş yetmediğinden iş arıyormuş kendisine; ama başka iş bilmez ki. Asırlardır tellallıktan başka bir iş yapmamıştı.''
'Pire berber di de, ona bu işi kim vermişti; neden vermişti? Bir türlü anlaşılamadı. O sevmezdi ki kısa tüyleri. Fırlattı elindeki tarağı ve makası, istifa etti işinden.''
''Ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken (ki o senin kızkardeşin olarak yeniden dünyaya geldi. Konuşmaya başladığından beri ''ben Fikriye'yim '' deyip duruyor.)''
''Allah,Allah neler söylüyorum ya bu çocuk beni delirtecek galiba.Bi masalı bile ağız tadıyla anlatamıyoruz. Neyse ben yine de devam edeyim.''

Yalıngözler, yuvalarını Yunanlılardan kalma yıkık binanının oyuk taşları arasına yapmışlardı. Yıkılmadan önce, üç katlı olduğu anlaşılan; dış duvarları blok taşlardan oluşmuş ve şu anda çürümüş olan ahşap iç donanımlarından eser kalmayan bina, yalnızca bir kule görüntüsüne bürünmüştü. Duvarlarının oyulmuş taşları arası; sadece yalıngözlere değil serçeler, akrepler ve envai çeşit yaratığın, yavrularını büyütecek, yaşamlarını sürdürecek yuvalara dönüşmüştü.
Çanakkale yolundan ayrılıp Yenifoça'ya giden yol üzerindeki Gencelli köyünde; kayınpederimin satın alıp, yaşantısının devamını geçirmeyi planladığı üç dönümlük arazi üzerinde yaptığı yalın, sade köy evinin hemen yanında, yıllara meydan okurcasına dimdik hala ayakta durmaktaydı.
Kimbilir ne sevdalar, ne hüzünler yaşanmıştı bir zamanlar. Şimdi ise börtü böceğe ev sahipliği yapmaktaydı. Oyuklardan birisinde yuva yapmış olan anne, baba ve iki küçük yavrudan oluşan serçe ailesini izlemek se; pek hoştu. Sabahları anne (ya da baba kuş) yavrularına yiyecek bulmak için erkenden yuvadan ayrılır, bir müddet sonra ağzı yiyeceklerle dolu olarak geldiğinde; taşlar arasındaki yuvadan uzanan iki kocaman sarı gaga çığlık, çığlığa dışarı uzanır; sanki '' önce bana ver, önce bana ver'' dermişcesine bağrışmaya başlarlardı. Kimi zaman yeni sürülmüş tarlaların toprakları arasından dışarı çıkmış bir solucan, kimi zaman da başaklarından yerlere dökülmüş tahıl tanelerini ağızlarında eriterek beslerlerdi, bir çift sarı gagalı yavruyu.
O sabah erkenden uyanmış, önce süzgeçli kova ile maydonoz ve dereotu fidelerini sulamıştım. Az sonra domates ve biberleri sulamak için emektar, koca pancar motorunun hortumunu ana arıklardan birine yerleştirmiştim ki; komşumuzun 8-10 yaşlarındaki oğlu Mustafa bir yandan ''yılan!!!, Kamil amca yılan var!!!'' diye bağırıyor, bir yandan da 50 metre ilerdeki evlerine koştururken babasına sesleniyordu; ''Babaaaa, babaa koş kulenin tepesinde yılan var!!!''. Elimdekileri bırakıp hemen koşturdum. Yanındaki dut ağacının dalları taş binanın duvarlarının en üstüne kadar uzanmaktaydı. Dallara tırmanarak kulenin en üstüne çıkan 3 metre boyundaki bir yılan, kuyruğu ile taşlardan birisine tutunmuş aşağıya, oyuklara doğru sarkmaya başlamıştı. Önce yalıngözlerin yuvasına doğru yöneldi ama, düzduvarda rahatlıkla gezinebilen bir kertenkele cinsi olduklarından hepsi birden bir anda dağılıp yılanın hışmından kurtulmayı başardılar. Ama biraz daha aşağıya sarkmaya başlıyan yılan, anne babaları yemek aramaya gitmiş olan serçelerin yuvasına doğru uzandı. Tüm bunlar olurken Mustafa eve ulaşmış, babasına heberi yetiştirmişti. Babası(Cemal) evdeki av tüfeğini kaptığı gibi yalınayak dışarı fırlamış, bizim oraya doğru koşturmaya başlamıştı. Yılan sa hiç vakit kaybetmemiş, ani bir hareketle henüz uçmayı öğrenememiş olan serçe yavrularından birisini kaptığı gibi yutmuştu ; kendisini tekrar yukarıya çekmeye çalışıyordu ki; bir patlama sesi duyuldu! Cemalin tüfeğinden çıkan saçmalar tam kafasına isabet etmişti yılanın. Tutunduğu yerden kayıp yere düştü. Bütün bunlar çok kısa süre içinde olup bittiğinden; yılanın yanına gittiğimizde yuttuğu yavrunun içinde hala hareket ettiğini farkettik ve hemen bir bıçak bulup yılanın gövdesini yardık. Gerçektende yavru hala yaşıyordu. İncitmemeye çalışarak avuçlarımın içine aldığımda korkudan kalbinin yerinden çıkacakmış gibi attığını farkettim. Bu sırada diğer yavrunun çığlıklarını duyan anne ve baba yuvaya dönmüşler ve bir yandan kayıp yavrunun nerede olduğunu anlamaya çalışırken, bir yandan da telaş içerisinde bağrışıyorlardı.
Merdiveni dayayıp onu yuvasına koymak üzere yukarı tırmanmaya başladığımda ise elimdeki yavruyu farkedip sevinçle başımın etrafında dönmeye başladılar.
Bu fotoğraf Selahattin Sönmez'in (Turkish Daily News) yılın basın fotoğrafları serbest fotoğraf dalında 1.'lik ödülü almış fotoğrafıdır.

Hala karar verememişti. Belki de geri geldiğinde sevdiklerinin hepsi yaşam yolculuklarını sona erdirmiş olacaklardı. Onlarsız bir yaşamın nasıl olacağını düşünmeye çalıştı. Çevresinde hiç tanımadığı insanlar olacaktı büyük ihtimalle! Bir şeyler değişmiş olacakmıydı acaba dünya da? Kafasında daha bir sürü soru ve düşünceler bir sağına döndü, bir soluna; ama nafile! bir türlü uyku tutmuyordu. Başucunda duran komodine uzandı ve üzerinde duran Kur'an mealini eline alarak rastgele bir sayfa açtı. Ne zaman başı sıkışsa aynı şeyi yapardı ve açtığı sayfa mutlaka o anki sorununa deva olacak açıklamalar içeren bir sure olurdu. Evet gene aynısı olmuştu. Açtığı sayfa kehf süresinin 10. ayeti ile başlıyordu.
Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da, "Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır" demişlerdi.
Bunun üzerine biz de nice yıllar onların kulaklarını kapattık.
Sonra onları uyandırdık ki, iki zümreden hangisinin bekledikleri süreyi daha iyi hesap ettiğini bilelim.
Biz sana onların haberlerini gerçek olarak anlatıyoruz: Şüphesiz onlar Rablerine inanmış birkaç genç yiğitti. Biz de onların hidayetlerini artırmıştık.
Kalkıp da, "Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Ondan başkasına asla ilah demeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz, ondan başka tanrılar edindiler. Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya! Artık kim Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalimdir?" dediklerinde onların kalplerine kuvvet vermiştik.
"Madem ki onlardan ve Allah'tan başkasına tapmakta olduklarından yüz çevirip ayrıldınız, o halde mağaraya çekilin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve içinde bulunduğunuz durumda yararlanacağınız şeyler hazırlasın.
Güneş doğduğunda onun; mağaralarının sağ tarafına kaydığını, batarken de onlara dokunmadan sol tarafa gittiğini görürdün. Kendileri ise mağaranın geniş bir yerinde idiler. Bu, Allah'ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse işte o, doğru yolu bulandır. Kimi de şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.
Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırsın. Biz onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmış. Onları görseydin, mutlaka onlardan yüz çevirip kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.
Böylece biz, birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: "Ne kadar kaldınız"? dedi. "Bir gün, ya da bir günden az", dediler. şöyle dediler: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi şu gümüş para ile kente gönderin de baksın; hangisinin yiyeceği daha temiz ve lezzetli ise ondan size bir rızık getirsin. Ayrıca, çok nazik davransın ve sizi hiçbir kimseye sakın sezdirmesin.
"Çünkü onlar sizi ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler, yahut kendi dinlerine döndürürler. O zaman da bir daha asla kurtuluşa eremezsiniz.
Böylece biz, onların halinden haberdar ettik ki, Allah'ın va'dinin hak olduğunu ve kıyametin gerçekleşmesinde de hiçbir şüphe olmadığını bilsinler. Hani onlar aralarında onların durumunu tartışıyorlardı. "Onların üstüne bir bina yapın, Rableri onların halini daha iyi bilir" dediler. Duruma hakim olanlar ise, "Üzerlerine mutlaka bir mescit yapacağız" dediler.
Bazıları bilmedikleri şey hakkında atıp tutarak: "Onlar üç kişidirler, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. Yine, "Beş kişidirler, altıncıları köpekleridir" diyecekler. Şöyle de diyecekler: "Yedi kişidirler, sekizincileri köpekleridir." De ki: "Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Zaten onları pek az kimse bilir. O halde onlar hakkında apaçık tartışma dan başka tartışmaya girme ve bunlar hakkında onlardan hiçbirine bir şey sorma.
İşte kur'an da mucize arayanlara apaçık bir mucize diye düşündü. Bilimin bugün geldiği noktayı yüzyıllar öncesinden bize bildiriyordu sanki Kur'an!
Zaten yakalandığı umarsız hastalık nedeniyle çok kısa bir süre sonra yaşamının sona ereceğini öğrenmişti. Yaşantısı boyunca çalışmış, yaşaması için gerekenden çok daha fazlasını kazandığından bayağı bir birikim sahibi olmuştu ve çocukları olmadığı için ölümünden sonra birikimlerini bırakabileceği hiç kimse de olmayacaktı. Tam bu sırada Amerikalı bilim adamlarının, amansız hastalıklara yakalanan bazı hastaları, ilerde o hastalığın tedavisi bulunduğunda uyandırmak üzere dondurduklarını duymuş ama ekonomik gücü yetmesine rağmen henüz karar verememişti.
Şimdi ise kafasındaki tüm korkular,düşünceler silinmiş; Sadece gelecek için UMUT dolu bir yürek kalmıştı. Yüzyıllar öncesinden gelip kendisine onay veren Kur'an ı sevgiyle kucakladı, dünya için de UMUT dolu bir gelecek diledi; ertesi gün başvurusunu yapmaya karar vermiş olmanın huzuru ile sakin derin bir uykuya daldı.
(ahzab-ı kehf ya da yedi uyuyanların ayrıntılı hikayesini ise sufi saja dan okuyabilirsiniz)ZAMAN YOLCULUĞU=2